|
|
|
ÖNE ÇIKAN FİKİRLER
Goto Top
|
|
|
Türkiye’deki etnik guruplarda din ortak bir inançtır. Dolayısıyla ayırıcı nitelik dil farklılığıdır... Türkiye’deki etnik guruplarla ilgili son dönem araştırmalar göstermektedir ki, kişilerin kendilerini tanımlamalarında dil, köken gibi ölçütler büyük ölçüde anlamını yitirmiştir... (Örneğin Konda 1993- İstanbul) . Burada
en ilginç olan, köken olarak hem ana hem baba tarafından Kürdüm diyen (Kürt
KÖKENLİ) %7.6 lık gurubun yarısının ben hissen-kalben Türküm demiş olmasıdır...
Türkiye’deki Kürt nüfusu gerçek dışı göstermenin “maksat” dışında hiç bir anlamı yoktur. Türkiye’deki Kürt kökenli nüfusun 6-7 milyon olması hiç bir şekilde Kürt kimliğini inkar için bir gerekçe teşkil etmediği gibi, Kürtlüğe en ufak bir saygısızlık göstergesi olarak da algılanamaz... 1985 nüfus sayımındaki belirlemeye göre Doğu ve Güney-doğudaki halkın (9.903.000 kişi) sadece 2.766.000’ı Anadil olarak Kürtçe’yi bildirmiştir. Kalan %72’lik bölümün anadili Türkçedir. P.A.Andrews'un yaptığı gibi, Türkiye
nüfusunun "etnik mozaik" olarak tanımlanması da anlamsızdır zira Andrews’ün
kendi rakamlarıyla Türkiye’de Türklerin oranı
%88.03 diğerlerinin oranı %11.87 dir.
(Ali Tayyar Onder)
|
Amongst
the ethnicities in Turkiye religion is a common factor. Therefore, the
distinguishing factors are linguistic differences... The more recent
research on ethnicity in Turkiye indicates that when it comes to individual
self-definitions, criterions such as "roots" or "language" have -- to a
large extent-- lost their significance... (For example -- Konda 1993-
Istanbul)
It is most interesting that the 7.6% of the population who stated that they are of Kurdish roots (both on the side of the mother and the father) have also stated that based on personal feelings and heartfelt identification they are "Turks"... Accepting the population of people of Kurdish ORIGIN as 8%, may upset circles who maintain that the population of Turkish Kurds is 15-20 million. But it should be noted that no "respectable" native or foreign researcher sites such exegerrated numbers for the population of Turkish Kurds. In addition, a variety of serious sources confirm the 8% value... Indicating unreal numbers regarding the population of Turkish Kurds is "intentional"... That the population of Turkish Kurds is around 6-7 million does not provide any cause for denying Kurdish identity, nor does it indicate any disrespect to the Kurdish identity... Based on the 1985 census only 2,766,000 million of the population in Eastern and Southeastern Turkiye (9,903,000) indicated Kurdish as their native language; the remaining 72 % indicated Turkish as their native tongue. It also makes no sense to describe the population of Turkey as an "ethnic mozaic" as P.A.AAndrews does because based on the figures given by Andrews himself, the percentage of Turks in Turkiye is 88.03 % while others total 11.87 %. (Ali Tayyar Onder)
|
|
ETNİKLİK
Etniklik bir çok farklı ölçütle tanımlanabilen esnek bir kavramdır. Genel olarak, benimsedikleri dil, din ve sahip oldukları kültür itibariyle diğer guruplardan farklı olan guruplar etnik olarak nitelenir. Dil ve dini inanç etnikliğin dışa dönük en önemli göstergeleridir. Ancak etnik kimliği belirlemede dil ve din birlikte önem taşıyabileceği gibi, ayrı ayrı da önem taşıyabilirler. Türkiye’deki etnik guruplarda din ortak bir inançtır. Dolayısıyla ayırıcı nitelik dil farklılığıdır. Bazı durumlarda dil ortaktır, ayırıcı nitelik dini inançtır. Örneğin Kuzey İrlanda’da etnik guruplaşma Katolik-Protestan ayırımına dayanmaktadır. Etnik bir gurubun kimlik pekişiminde, alt gurupların tanımında önem taşıyabilen başka gurup nitelikleri de mevcuttur. Örgütlenme yapısı, aşiret organizasyonu, meslek-uğraş benzerliği, dilleri soyları farklı toplulukların ortak bir kaderi paylaşmış olmalarının yarattığı dayanışma, birlik duygusu etnik gurup oluşumunda rol oynayabilir Örneğin, ağaç işinin toplumsal bir meslek olarak yaygın olduğu Tahtacılar, aşiret organizasyonu itibariyle farklı bir toplumsal yapıya ve özgün bir yaşam tarzına sahip Yörükler Türklerin alt gurupları olarak tasnif edilebilirler. Güney Doğu ve Doğu Anadolu’da bir çok yörede aşiret mensubiyeti, Türk, Kürt, ya da Arap olmaktan önce gelir. Ülkemizde Çerkez olarak tanımlanan gurubu oluşturan unsurları bu üst kimlikte birleştiren etken, çarlık Rusyasınca 1864’te topluca sürgün edilmiş olmalarının yarattığı büyük acı ve dayanışma duygusudur. Türkiye’ deki Çerkezler esasen dilleri ve soyları tamamen farklı çok sayıda Kuzey Kafkas topluluklarıdır. Etnologlar, bir ülkedeki etnik gurupları belirlemede, kendi amaçlarına bağlı olarak çok farklı etniklik kriterini çok farklı yaklaşımlarla kullanabilirler. Bunun sonucu olarak, etnologlar, aynı ülkede çok farklı sayıda etnik gurup belirleyebilirler. Özellikle etnik gerilimin mevcut olduğu ortamlarda, etnologların gurup tanımlarının dayandığı temellerin iyi değerlendirilmesi gerekir. Toplumsal alanda, etnik gurup kimliği iki farklı “bakış”a bağlı olarak farklı tanımlanabilir.
Emik bakış, bir gurubun kendi kimliğiyle ilgili kendi tanımıdır, kendisini “ne”, “kim” olarak gördüğüdür. Emik bakışta etnikliğin ölçüsü tamamen gurubun kendi kabulleridir. Bu kabullerin bilimselliği, ya da dışarıdaki diğer gurupların bu gurubu nasıl tanımladığı önem taşımaz. Gurup kimliğinin tanımında asıl olan bu emik bakıştır. Etnik guruplar arası ilişkilerde belirleyici olan etmen her gurubun kendisine ilişkin kimlik tanımıdır. Ülkenin etnik yapısının değerlendirilmesinde
de göz önünde bulundurulması gereken emik bakışa dayalı gurup kimlikleridir.
Etik bakış, dışındaki bir gurubun, bir başka gurubu tanımlamasıdır. Örneğin Türkiye’de büyük çoğunluk bütün Karadenizlileri Laz, Doğuluların büyük bölümünü Kürt olarak tanımlar. Bu “etik” bakıştır. Etik bakış, bilimsel temelden uzak, genelleme şeklinde “kaba” bir görüştür. Bu nedenle, emik bakış gibi geçerli ölçülere dayanmaz. Ülkenin etnik yapısının değerlendirilmesinde fazlaca bir önem taşımaz. Etik bakış, genellikle “çoğunluk” egemen unsurun önemsemediği azınlık gurupların kimliklerine ilişkin görüşüdür. Etik bakış, ülkenin etnik
yapısının değerlendirilme- sinde önem taşımasa da, çoğunluğun bakışı olarak
etnik guruplar arası ilişkilerde etkindir. Özellikle, devlet politikalarının
belirlenmesinde etkin olabilen etik bakış, ayrıca gurupların kimlik “değişiminde”
de rol oynayabilir.
Aşağıdaki iki örnek emik ve etik bakış farklılığını ve de etik bakışın gurup kimliği değişimindeki rolünü açıklayıcıdır. Bugün, ülkenin bir çok yöresinde “Laz” olarak tanımlanan insanlar mevcuttur. Ancak “yerli” kavramı içinde “Laz” sadece Rize’nin Pazar, Arhavi ve Hopa üçgeni içinde küçük bir guruptur. Oysa toplum her Karadenizliyi Laz olarak görür. Toplumun Laz olarak tanımladığı halkın büyük çoğunluğu “Laz” yakıştırmasını reddeder. Konunun uzmanı yabancı bilim adamları da yaptıkları kapsamlı araştırmalar sonucunda Karadeniz bölgesi halkının Pazar, Arhavi, Hopa yöresi dışında “Laz”lığı kabul etmediklerini ve “Laz” olmadıklarını ortaya koymuşlardır. Bennighaus, Meeker Zonguldak Ereğlisinden başlayarak, Rize’nin Pazar ilçesine gelinceye kadar her yörenin kendisinin bir doğusundaki yöreyi işaretle, kendilerinin “Laz”olmadıklarım belirttiklerini tespit etmişlerdir. Dolayısıyla etik bakışla
kalabalık bir gurup olarak görülen Lazlar, gurubun kendi tanımıyla küçük
bir etnik guruptur.
Zazaların durumu daha ilginçtir. Zazalar tarih boyunca kendi kimliklerinde onurla direnmiş, ne Türklüğü ne de Kürtlüğü benimsememiş bir topluluktur. Zazaları inceleyen ciddi bütün bilim adamlarının ortak görüşü; Zazaların Kürt ve Zazacanın Kürtçe’nin bir lehçesi OLMADIĞI yolundadır. Bu görüşü paylaşanlar arasında Kürdolojinin babası kabul edilen V.Minorsky, O.Mann, David Mc Kenzie, Sasuni, Haddank, Prof.Goichie Kojima gibi otoriteler de mevcuttur. Ancak Zazaların önemli bir bölümü bugün Kürt üst kimliğini benimsemektedirler. Dillerinin Kürtçe’den farklı olmasına ve kökenlerinin Kürt olmadığı bilim adamlarınca ortaya konmasına ve daha önemlisi tarihte Kürtlüğe karşı kimliklerini duyarlı bir şekilde savunmuş olmalarına rağmen; Zazaları Kürt kimliğine iten, kendilerini kuşatan toplulukların etik bakışı ve devletin bu bakış doğrultusundaki tavrı olmuştur. Osmanlıdan bu yana Devlet
ve toplum Zazaları Kürt olarak tanımlamıştır. Toplumsal ilişkiler sürekli
olarak Zazalara Kürtlüğü empoze etmiştir. Osmanlı’dan günümüze devletin
padişahı, tımar beyi, paşası, kadısı, kaymakamı, jandarması, tahsildarı,
öğretmeni,hakimi, savcısı Zazaları Kürt
olarak görmüştür. Sonuç olarak daha 50 yıl öncesine kadar Kürtlüğü reddeden
Zazaların büyük bir bölümü bugün üst kimlik olara Kürtlüğü benimsemişlerdir.
Ancak Zazalıklarını Kürtlükle eşdeğer bir kimlik olarak sürdürmektedirler.
|
............................................................................................ |
|
Etnik kimlik pek çok nedene bağlı olarak süreç içinde değişkendir. Tarih içinde, kendi dönemlerine damgasını vurmuş sayısız etnik gurup bugün “kimlik” olarak silinmiştir. Hunlar, Hititler, Sümerler, İskitler, bugün hiç bir etnik gurubu tanımlayan kimlikler değildir. Bu isimlerle anılmış olan topluluklar elbette toptan yok olmadılar. Başka topluluklara karışmış olarak ırki nitelikleri bugünkü toplumlar içinde devam etmekte ise de etnik gurup nitelikleri kaybolmuştur. Günümüz Türkiyesinde bile, yakın bir geçmişe dayanan etnik kimlik değişiminin pek çok örneği mevcuttur. Araştırmalarla kanıtlanmıştır ki, bir çok öz be öz Türk unsur Kürtleşmiştir. 24 Oğuz boyundan biri olan Avşarlar’ın bir bölümünün yanısıra, Döğerler, Kalaçlar, Kikiler, Türkanlar, Karakeçililer Kürtleşmişlerdir. Bunların içinde Urfa Karakeçilileri, bugün Batı Anadolu’daki akrabalarının da çabalarıyla Türk kimliklerini yeniden keşfetmekte ve Türklüğe dönmektedirler. İbrahim Paşa’nın zorla Milli Aşiretine bağlayarak Kürtleştirdiği Türkanlar da kimlik değişimine bir başka örnektir. Kürtleşen Zazalar kimlik değişiminin bir başka günümüz örneğidir. Svanberg’in belirttiği
gibi “bir etnik gurubun NE OLDUĞUNDAN çok, NE ZAMAN, yani NE GİBİ KOŞULLAR
ALTINDA var olduğu” önemlidir.
Çağdaş Etnik Kimlik Etnik gurupların belirlenmesinde ve de toplumun etnik yapısının değerlendirilmesinde yapılan en büyük yanlışlardan biri konuya sübjektif yaklaşılması ve güncel verilere dayanmayan, kişilerin özgür kimlik tanımlarını dışlayan tespitlerin esas alınmasıdır. Türkiye’deki etnik guruplarla ilgili son dönem araştırmalar göstermektedir ki, kişilerin kendilerini tanımlamalarında dil, köken gibi ölçütler büyük ölçüde anlamını yitirmiştir. Türkiye’deki etnik guruplarla ilgili kitap, makale vb. yayınlarda esas alınan ölçüt genellikle “anadil”,ve “en iyi konuşulan ikinci dildir”. Etnik kimliğin esas göstergesi olan “sen kendi kabulüne göre kimsin, duyumsadığın kimlik ne” gibi bir sorunun cevabına bağlı genel bir tespite başvurulmamıştır. “Anadil” ve de “ikinci dil” etnik gurup bilincinden çok, “köken”i açıklaması bakımından önem taşımaktadır. Bugün Türkiye’de Kürt, Arap, Zaza gibi etnik guruplarda “anadil” gurup kimliğiyle örtüşmektedir. Kendisini Kürt, Arap, Zaza olarak tanımlayanların “anadili” kendi dilleridir. Ancak “anadili” Arapça, Kürtçe, Zazaca olan herkes kendini Arap, Kürt, Zaza olarak tanımlamamaktadır. Dolayısıyla, genelde “sadece” dil ölçütüne dayalı etnik tasnifler ve etnik gurupların nüfuslarına ilişkin tahminler geçerli değildir. “Anadil” kökeni, “ikinci
dil” ise köken kadar “köken karışımlarını” açıklamak yönünden önemli ölçütler
olarak değerlendirilebilir. Ancak böyle bir değerlendirmede dahi gözetilmesi
gerekli bir çok şart söz konusudur.
1993 Konda soy, dil, etniklik ilişkisi 1993 yılında, Konda A.Ş. tarafından Milliyet gazetesi için İstanbul’da 15.683 gibi çok büyük sayıda deneğe dayalı kapsamlı araştırma -yerel bir gösterge olarak dahi kabul edilse- soy, dil, etniklik ilişkisini çok açık göstermektedir. KONDA A.Ş. 1993 Denek:15.683,
19 ve 19 yaş üstü SOY KÖKENİNE GÖRE DAĞILIM (%)
Bu tablonun ifade ettiği
anlam, ana-babaya dayalı soy olarak İstanbul nüfusunun %61.4’nün kendisini
Türk, %18.44’ünün ise “farklı” kökenden kabul ettiğidir. %21.11' lık gurup
ise “karışık” kökenlidir. Bu gurubun akrabalık ilişkileri büyük çoğunlukla
Türklerledir.
Ancak çok önemli olan, bu guruplara
“siz kendinizi ne hissediyorsunuz?” sorusu yöneltildiğinde alınan cevaplardır.
Yani kendi inancınıza, kabulünüze, hissiyatınıza göre kendi etnik kimlik
tanımınız nedir anlamındaki soruya deneklerin verdikleri cevapların oransal
dağılımı şöyledir.
Tablodaki dağılıma göre deneklerin %89.7 gibi ezici bir çoğunluğu etnik kimlik olarak Türklüğü benimsemektedir. Türküm diyen %89.7 lik ve
sadece müslümanım diyen %4’lük gurubun dışında “farklı” bir kimlik benimseyenlerin
oranları şöyledir.
1993 Konda ve İstanbul'da Türk Kimliği Görülüyor ki, deneklerden % l’ i aşan tek gurup %3.9 la Kürtlerdir. Türk değilim diyen gurupların toplam oranı sadece %5.39 dur. Burada en ilginç olan, köken olarak hem ana hem baba tarafından Kürdüm diyen %7.6 lık gurubun yarısının ben hissen-kalben Türküm demiş olmasıdır. Sık sık, bir azınlıklar şehri, Kürt kenti olarak tanımlanan İstanbul gibi kozmopolit bir yerde dahi deneklerin % 90’nın Türküm demiş olması önemli bir göstergedir. Bu kapsamlı ve önemli anket
de göstermektedir ki ne ana-dil, ne soy kökeni 20’nci y.y. Türkiyesinde
etnik kimlik belirlemesinde
ağırlıklı bir etmen değildir.
|
............................................................................................ |
|
ÜST KİMLİK Üst kimlik çoğu kez yanlış tanımlanmakta ve kavram kargaşasına yol açmaktadır. Doğru tanımın iyi anlaşılabilmesi için aşağıdaki örneklerin iyi değerlendirilmesi gerekir. Kendi kökenine, geleneklerine bağlı, etnik kimliğiyle onur duyan bir Çerkez çağdaş vatandaşlık bilincinin ve toplumla bütünleşme ihtiyacının gereği olarak kendisini Türk olarak tanımlamakta hiç bir sakınca görmeyebilir. Egemen unsurun kimliğinin temsili önemini benimser. Bu durumda Türklük bu Çerkez için bir “üst” kimliktir. Bir başka Çerkez köken bilincine ve onuruna sahip olmakla birlikte, kuşaklardır bu topraklarda yetişmenin, egemen kültürle yoğrulmanın sonucu olarak kendini Türk olarak duyumsayabilir ve Türk kimliğini üstün tutabilir. Bu anlamda Türklük bu Çerkez için artık “üst” kimlik değildir. Üst kimliği tartışanların sık sık düştükleri yanlış üst kimliğin değişik “algılanma” düzeylerini, ve kişilerin kendi tercihlerini gözardı ederek, insanlara kendi ölçüleriyle kimlik biçme yanılgılarıdır. Bazı köşe yazarları ise bu yanlışa ek olarak bir de “yerli”, “sonradan gelme” yani otoktonluk gibi bilim dışı ölçüler ekleyerek kendi kafalarına göre “üst” kimlikler yaratmaktadırlar. Üst kimliğin, ne “azlık”, “çoklukla” ve ne de “yerli” “göçmen” olmakla ilgisi yoktur. Üst kimlik tamamıyla gurubun kendine bakışı, egemen unsuru algılayışıyla ilgili bir tanımlamadır. Üst kimlik en kısa tanımıyla
“rıza ile kabul edilen ortak temsili” kimliktir.
P.A.Andrews ve
Söz konusu eser siyasetçilerin, aydınların, medya mensuplarının başvurduğu bir kaynaktır. Ne yazık ki bu eser maddi hatalar da dahil olmak üzere pek çok yanlışla dolu olduğu gibi, konuya yaklaşımı itibariyle Türkiye’nin etnik yapısını açıklamaktan da uzaktır. Orta Doğunun etnik yapısının incelenmesiyle ilgili çalışmaların bir bölümünü oluşturan eser 1989 yılında, Özgür Batı Almanya Üniversitesi tarafından 660 sayfa olarak İngilizce yayınlanmıştır. Eserin 318 sayfalık bölümü Tümzamanlar Yayıncılık tarafından Türkiye’de Etnik Gruplar ismiyle Türkçe’ye çevrilmiştir. Eserin dayandığı veriler hem “güncellik” ve de daha önemli olarak “güvenilirlik” bakımından bizzat yazarının da ifade ettiği gibi sağlam değildir. 1. Eserin sunduğu bilgiler, doğrudan kendilerince yapılmış araştırmalara değil, çok sayıda farklı araştırmacının eserlerinden “taranarak” sağlanan verilere dayanmaktadır. Dolayısıyla eser bir “tarama”dır. 2. Bizzat Peter Alford Andrews’ün de eserin giriş kısmında belirttiği gibi dokümanlar yetersizdir ve de veriler kendi ifadesiyle “alındıkları kaynaklar kadar güvenilir ve de etniklik üzerine olan bilginin açık olabileceği kadar açıktır.” Etnik bilgilerin kaynağı durumundaki pek çok araştırmacı ise gurup taassubu ile tarafgirdir. Dayandığı verilerin güncel olmaması ve kaynakların sağlamlığı konusundaki kuşkular bir yana, P.A.Andrews’ün etnikliğin temel ölçütleriyle beraber ikincil tüm ölçütleri de sonuna kadar zorlayarak Türkiye’de 47 etnik gurup belirlemede gösterdiği gayreti anlamak mümkün değildir. Böyle bir yaklaşım çerçevesinde 21 Kişilik Almanlar bir yana, 290 çadırlık Abdallar, “330” evlik öz be öz Türk Özbekler de “farklı” birer etnik gurup olarak tasnif edilmiştir. Andrews’ün asıl bağışlanması mümkün olmayan yanlışı, bizzat kendi tespitleriyle etnik nüfusun genel nüfusa oranı %12 yi bulmaz iken Türkiye’yi bir “mozaik” olarak niteleyebilmiş olmasıdır. Türkiye’de Etnik guruplar
isimli eserin mahiyetinin anlaşılabilmesi için söz konusu 47 gurubun hangi
ölçülerle ve nasıl bir bakışla belirlendiğini görmek gerekir.
Türkler Andrews’un tasnifinde 47 guruptan 18’i öz be öz Türk’türler. Bunları “farklı” etnik guruplar olarak göstermesi yanlıştır. 1. Dilleri-Soyları ve dinleri
bir, öz be öz Türk guruplar ilk önce 15 ayrı etnik gurup olarak tanımlanmışlardır.
Bu gurupların soylarının Türk, dillerinin Türkçe ve dinlerinin İslam olduğunu Andrews da kabul etmektedir. 2. Türkler,ayrıca mezhep
ölçütü ile de tanımlanarak “farklı” 6 guruba daha bölünmüşler ve de 2 alt
gurupta tasnif edilmişlerdir.
Sonuç olarak 47 etnik gurubun
18’ini bu şekilde bir tasnife tabi tutulan Türkler oluşturmaktadır. Bu
“yapay” bir tasniftir.
Andrews’un tasnifinde mezhepler ve etniklik B. Dil ölçütünden ayrı olarak Türkler dışındaki 3 gurup; Kürt, Arap, Zazalar bir de mezhep ayrımına göre tasnif edilerek 8 etnik guruba ayrılmışlardır. a) Sünni Kürtler b) Alevi Kürtler c) Yezidi Kürtler d) Sünni Araplar e) Alevi Araplar f) Hıristiyan Araplar g) Sünni Zazalar h) Alevi Zazalar Bu guruplamada çok ciddi
bilimsel bir yanlış, kendilerini Harun-er-Reşidin oğlu Mutasım’ın Türk
olan annesinin Horasanlı Türkmen kabilelerinden olarak tanımlayan Nusayri
Alevilerin tamamının Arap olarak guruplandırılmış olmasıdır. Tarihi
veriler Nusayrilerin Türklüklerini kanıtlamıştır.
Nüfus Yoğunlukları Nüfusu 21 kişi, 330 çadır,
250 kişi, 330 ev olarak gösterilen guruplar da aynen Türkler, Kürtler gibi
47 ana etnik gurup tasnifinde yer almışlardır. (Bu gurup içindeki Türklerin
listesi sadece bilgi olarak verilmektedir.)
Yukarıdaki etnik gurupların
nüfuslarına göre dağılımları şöyledir.
Andrews’un tasnifine göre Türkler ve diğerlerinin genel nüfus içindeki payı Sonuç olarak değerlendirildiğinde,
47 guruptan 18’i Türk, 5’i mezhep gurubu olarak Kürt, Zaza, Arap, 25’i
nüfusu 10.001’nin altmda guruplardır. Toplam 47 gurubun 42’sinin nüfusu
100.000’in altındadır. özetle, Andrews’ün nüfusu 100.000’nin üzerinde belirlediği
Türk olmayan, asli gurup sayısı gerçekte 5 tir. Bunlar Kürtler, Zazalar,
Çerkezler, Araplar ve Lazlardır.
Yukarıdaki oranların belirlenmesinde “anadil” ve “2’nci dil” rakamlarının aynı kökeni gösterdiği “varsayımı” kabul edilmiştir. Ancak küçük bir düzeltme de yapılmıştır. Andrews çok büyük bir maddi hata yaparak basit bir çıkarmayı atladığı için 2’nci dil rakamlarını yanlış vermiştir. Bu yanlışın genele etkisi %2.5 dir. Kaldi ki “ikinci dil” kökenin değil, köken karışımının göstergesidir. Görüldüğü üzere, Andrews’ün hesabıyla Türkiye’de Türklerin oranı %88.03 diğerlerinin oranı %11.87 dir. Uluslararası bilim çevrelerinin koyduğu ölçüyle bir ülkenin etnik bir mozaik olarak tanımlanabilmesi için iki şart gereklidir. Ayrıca bu iki şartın birlikte sağlanması gerekir. Bunlardan biri etnik “çeşitlilik” diğeri “nüfus oranıdır”. Egemen unsurun nüfus oranının %65-70 olduğu bir ülke için “mozaik” tanımı, çeşit ne olursa olsun geçerli değildir. Prof.Martin Lipset için oran %65 dir. Bizzat kendi tespitleriyle tablo bu kadar açıkken Andrews’ün
Türkiye’yi etnik bir mozaik olarak tanımlamış olmasını bilim adamı sıfatıyla
bağdaştırmak güçtür.
Uluslararası bir örnek olarak Fransa’ya bakmak yeterlidir. 1978 istatistiklerine göre Fransa’da 17 etnik gurup mevcuttur. Üstelik bu sayı Andrews’ün yaklaşımıyla 80’ni aşmaktadır. Söz konusu 17 gurubun genel nüfus içindeki oranı %19’dur ve bu guruplardan 16’sının nüfusu 100.000’in üzerindedir. (Türkiye’de etnik gurupların toplam nüfus oranı % 11.87 ve nüfusları 100.000 üzerindeki gurup sayısı sadece 5 tir.) Böyle bir tabloya rağmen Fransa’da ne mozaik sözü edilir, ne de Fransa için “mozaik” nitelemesi yapılır. Fransa haklı olarak mozaik nitelemesini reddettiği gibi, milli azınlık kavramını da benimsememektedir. Fransa 1992 yılında anayasasının 2nci maddesini “Fransızca Cumhuriyetin anadilidir.” şeklinde değiştirmiştir. Avrupa Konseyi çerçevesinde oluşturulan ve 11 üye ülkenin imzaladığı “Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı”na taraf olmamıştır. Fransa Anayasa Kurulu 1991 deki kararında Fransa halkının unsuru Korsika halkı ifadesini anayasaya aykırı bularak iptal etmiştir. Üniter bir devlet olarak milli bütünlüğünü 100 yıla aşkın bir süre önce pekiştirmiş olan Fransa’nın etnik guruplara bakışı hiç değişmemiştir. 1925 yılında devrin Milli Eğitim Bakanı A de Monzie bu bakışı şu sözleriyle özetlemiştir. “Fransa’nın tarihsel birliği için, Brötanca’nın ortadan kalkması gerekmektedir.” Bu yapıda bir Fransa etnik
bir mozaik olarak tanımlanmaz, bu zihniyette bir Fransa eleştirilmezken,
Türkiye’yi mozaik olarak nitelemek sadece bilimi inkar değil, insafsızlıktır.
Türkiye’nin etnik yapısına ilişkin bilgilerin sağlanabileceği kaynaklar dağınıktır. Her etnik gurup için farklı kaynakları taramak gerekir. Belirli bir guruba ilişkin bilgi için dahi çok sayıda tarama yapma zorunluluğu vardır. Sabırlı bir araştırmayla farklı kaynaklardaki bilgileri toplayarak genel bir değerlendirme yapmak mümkündür. Ancak bu durumda da kaynakların “güvenilirliğini” çok özenli bir ayırıma tabi tutmak gerekir. Türkiye’nin etnik yapısına ilişkin araştırmanın en güç yanı burasıdır.
b) Günümüz Batılı araştırmacılarının değer verdikleri geçmiş dönemlere ait Batılılarca yapılmış araştırmaların çoğu yerlilerinkinden çok daha tarafgirdir. Örneğin, Kürtlerin incelenmesinin yoğun olduğu 1850-1930 yıllan arasındaki araştırmaların pek çoğu “görevlendirilmiş” kişiler tarafından yapılmıştır. Sonradan Kürdoloji’nin babası olarak anılan V.Minorsky, Nikitin, Jaba 1856 Paris Antlaşmasıyla Osmanlıların bir Avrupa ülkesi olarak tescilinin ardından uzak denizlere inmek için yeni bir yol açma gayretinde olan Ruslann Kürtlüğü araştırmak için Urmiye ve Erzurum’da görevlendirdikleri konsoloslardır. Bir kaç istisna dışında, diğer Batılı ülkelere mensup araştırmacıların tümü Türk, Fars ve Arap dışında bir etnik gurup tanımlama gayretiyle gerçeği saptırmışlardır. Bu yaklaşımın sonucudur ki hepsi Kürtlüğü bir tarafa çekmiş, sonuçta da biri diğerinin tespitlerini kolayca çürüterek tezlerinin bilimsel geçerliliği olmadığını kanıtlamışlardır. c) Batı Türklere karşı
asırların mirası bir önyargıya sahiptir. Ayrıca verileri “milli çıkarlarına
uygun” olarak değiştirmekte ya da gizlemektedir, Batılı aydın da bu toplumun,
eğitimin ürünüdür ve de “milli çıkarlar" konusunda devleti kadar taraftır.
|
............................................................................................ |
|
Daha önce de belirtildiği gibi, “anadil ve “ikinci dil” rakamlarına dayalı olarak Türkiye’deki gurupların bugünkü nüfuslarını tespit yoluna gitmek ciddi yanılgılara yol açar. Konda A.Ş’nin çok geniş kapsamlı 1993 yılı İstanbul araştırmasının da kanıtladığı üzere kişinin kendi tanımı dil ve köken ölçütünden büyük oranda bağımsızdır. Dolayısıyla “dil” rakamları
esas alınarak belirlenecek nüfus, etnik gurup nüfusundan çok, etnik gurubun
"köken ilişkisini " açıklayacak niteliktedir.
Türkiye nüfusunun “anadil” ve “ikinci dil” esasına göre dağılımını veren belgeler 1927 den 1965 yılına kadar yapılmış olan Genel Nüfus Sayımlarıdır. Genellikle 1965 Genel Nüfus Sayımına ait veriler bazı çevrelerce kuşkulu bulunmaktadır. Ancak şu bir gerçektir ki Genel Nüfus Sayımlarında devlet hiç bir şekilde yönlendirici olmamıştır. Bunu herkes kabul ediyor. Ayrıca Genel Nüfus Sayımları verileri oransal mukayeseler bakımından tutarlılık içindedir. Kaldı ki 1965 nüfus sayımından sonraki araştırmalar ve seçmen profili tespitleri de 1965 nüfus sayımı verilerini doğrulamaktadır. Sayım memurlarının kültür düzeyine bağlı, ya da gurupların kimliklerini gizleme endişesinden kaynaklanabilecek yanlışlıklar esası etkileyecek ölçüde değildir. 1927 yılından 1965 yılına
kadar yapılmış olan genel nüfus sayımlarında “anadili” Kürtçe olanların
sayısının genel nüfusa oranları şöyledir.
Türkiye’de yaşayan insanlar için önem ifade etmeyen bir dil olan Kürtçe’nin ikinci dil olarak konuşulmakta olması da “köken” ilişkisi ifade etmektedir. Ancak Kürtçe’yi ikinci dil olarak konuşanların arasında Türkler ve Araplar da bulunmaktadır. İkinci dili Kürtçe olan 429.168 kişinin (%0.8) tamamı Kürt kökenle ilişkilendirildiğinde dahi Kürt kökenli nüfus %8 olarak tespit edilmektedir. Kürt kökenli nüfusun %8 olarak kabul edilmesi, Kürtlerin 15-20 milyon olduklarıını savunan çevrelerin tepkisine yol açabilir. Ancak şunu belirtmek gerekir ki, yerli yabancı hiç bir “ciddi” araştırmacı ya da kurum Kürt nüfusu böylesine abartılı rakamlarla ifade etmemektedir. Ayrıca çok sayıda ciddi veri %8’lik oranı doğrulamaktadır. Örneğin, a) Daha önce zikredilen Konda A.Ş.’nin İstanbul araştırmasında ana-baba tarafından Kürdüm diyenlerin oranı %7.6 dır. Akraba ilişkileri dahil edildiğinde bu oran %13.1 olmaktadır. Ancak bunların sadece %4’ lük bir bölümü hissen-kalben Kürdüm demektedirler. b) 1993 de TÜSES’in yaptığı araştırmada Kürt olarak belirlediği gurubun genel seçmen sayısı içindeki oranı %9.8 dir c) Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü Başkanı Prof.Dr.Aykut Toros, Yrd.Doç.Dr.İsmet Koç ve Araştırma Görevlisi A.Erman Özsoy’un 1935,1965 Genel Nüfus Sayımlan verilerini esas alarak” yaptıkları projeksiyona göre 1992 yılında ana dili Kürtçe olanların oranı %6.2 dir. e) Tarafgir verilerin etkisinde olduğu bilinen M.M.Van Bruinessen’e göre dünyadaki Kürt sayısı 15-16 milyon Türkiye’deki Kürtlerin sayısı 7-8 milyondur. f) Javed Ensari’ye göre dünyadaki Kürtlerin nüfusu 15 milyon civarındadır ve bunların %25’i, 3.375.000’i Türkiye’dedir. g) Doktora çalışmasında Kürtlerle ilgili nüfus tahminlerini karşılaştırmalı olarak değerlendirmiş olan M.Fany’nin 1930 yılı için Türkiye’de belirlediği Kürt sayısı 1 milyondur. Bu sayısının o günkü Türkiye nüfusu içindeki payı %6.6 dır h) Almanya’da yayınlanan uluslararası nitelikli “Der Fisher Weltalmanach 95” adlı eserde dünyadaki Kürt nüfusu yaklaşık 16 milyon olarak verilmiş, Türkiye’de ki Kürt sayısı 6.2 milyon olarak gösterilmiştir. i) 1985 nüfus sayımındaki
belirlemeye göre Doğu ve Güney-doğudaki halkın (9.903.000 kişi) sadece
2.766.000’ı Anadil olarak Kürtçe’yi bildirmiştir. Kalan %72’lik bölümün
anadili Türkçedir.
Bu tespitleri değerlendirirken özenle hatırda tutulması gereken husus yukarıdaki rakamların “ağırlıklı olarak”, “dil” ölçütüne göre belirlendiğidir. Konda A.Ş’nin araştırmasının da işaret ettiği üzere “dil” “soy” kimlik tanımında ikincil bir ölçüte dönüşmüştür. Dolayısıyla yukarıdaki oran ve sayıları “Kürt” değil, “Kürt kökenli”olarak yorumlamak daha gerçekçi bir yaklaşım olur. Kürt kökenli olmakla Kürt olmak farklı gerçekliklerdir. Ayrıca, bütün kaynaklar dilleri tamamıyla farklı, bugün sayılan 1 milyona yakın olarak düşünülebilecek Zaza kökenlileri de Kürt olarak göstermiştir. Dolayısıyla verilen oran ve rakamlara Zazalar da dahildir. Türkiye’deki Kürt nüfusu
gerçek dışı göstermenin “maksat” dışında hiç bir anlamı yoktur. Türkiye’deki
Kürt kökenli nüfusun 6-7 milyon olması hiç
bir şekilde Kürt kimliğini inkar için bir gerekçe teşkil etmediği gibi,
Kürtlüğe en ufak bir saygısızlık göstergesi olarak da algılanamaz.
1965 Genel Nüfus Sayımında “anadili” Zazaca olanlar 150.644 ikinci dili Zazaca olanlar 20.413 gösterilmiştir. Toplam olarak 171.057 ve nüfus oranı %0.54 dur. Ayrıca bu bölgelerdeki Zazaların
çoğu Kürtlüğü üst kimlik olarak benimsemişlerdir. Sayım memurları da Zazacayı
Kürtçeyle ayırt edememiş olabilirler. Sonuç olarak Zazaların gerçek nüfusunun
%l’in altında düşünmemek doğru bir yaklaşım olur. Zazalar iyi tanıyan bazı
araştırmalara göre Zazaların gerçek sayısı 1 milyonun üstündedir, Ancak
bu rakam da Kürt kökenli nüfusa dahil
edilmiştir.
Anadile göre yapılan tespitler, 1965 Genel Nüfus Sayımı verilerine göre Araplar’ın nüfusu %1.2 civarındadır. 1965 sayımı esas alınarak “ikinci dili” Arapça olanlar da bu guruba eklendiğinde (%0.53) bu oran %1.7 olmaktadır. Ancak bu oran içinde Nusayriler de mevcuttur. Nusayrilerin büyük çoğunluğu Türkçe ve Arapça olmak üzere iki dillidirler. Ayrıca Nusayrilerin büyük çoğunluğu köken olarak Abbasi hükümdarı Harun-er Reşid’in yerine geçen oğlu Mutasımın Türk kökenli annesinin Horasan Türkü kabilesinden olduklarına inanırlar. Tarihi belgeler de bu yöreye Araplar tarafından Türklerden oluşan büyük askeri güçlerin ve halkın iskan edildiğini doğrulamaktadır. Dolayısıyla büyük bir nüfusa sahip olan Nusayrilerin sayısı Arap nüfustan çıkarılmalıdır. İstanbul için yapılan Konda
A.Ş araştırmasında köken olarak kendilerini Araplıkla ilişkilendirenlerin
oranı %0.79 (akrabalarla birlikte %2.57dir.) Ancak Arap etnik kimliğini
benimseyenlerin oranı sadece %0.13 dür.
1965 Genel Nüfus Sayımında anadili Çerkez dillerinden olanların oranı %0.19, ikinci dili Çerkez dili olanların oranı %0.15 dir. Bu sayım esas alındığında Çerkez kökenli nüfusun genel nüfüs içindeki payı %0.34 olarak görülmektedir. Aynı oran bugünkü nüfusa uygulanırsa Çerkezlerin nüfusu yaklaşık 200.000 olmaktadır. Ancak değişik kaynaklardaki verilerle birleştirildiğinde Çerkez kökenli nüfusu 1.000.000’un üzerinde kabul etmek gerekir. Çerkez kökenli nüfusa ilişkin olarak ÖZBEK’in tespiti 1984 yılı için 1.100.000 dir. Bu arada tarihi veriler incelendiğinde Turkiye’deki Çerkez kökenli nüfusu 1.5 milyon civarında kabul etmek mümkün olmaktadır. Kuzey Kafkas ülkelerinin Çarlık Rusyasına karşı verdikleri destansı bağımsızlık savaşı 1864’te büyük bir kırıma dönüşen yenilgiyle sonuçlanmış ve Ruslar Çerkezleri sürmüşlerdîr. O günkü verilere göre sürülen nüfus farklı kaynaklara göre 600.000 ile 1.500.000 arasında değişmektedir. Ancak büyük sefalet içinde gerçekleşen göç sonucu Osmanlı topraklarına ayak basabilenler 400.000 civarında gösterilmektedir. Osmanlı topraklarına gelen Çerkezler; Balkanlar, Suriye , Mısır, Filistin, ve Anadolu da iskan edilmişlerdir. Anadolu’ya iskan edilen nüfus 150-200.000 olarak tahmin edilmektedir. Bunların büyük çoğunluğu Adigeler sonra Abhazlar ve 20.000 civarında Ubık’la, 3000 aile Çeçen-İnguş, Türk asıllı Bolkar ve Karaçaylardır. Asetinler ve Dağıstanlılar da diğer küçük guruplardır. Çerkezler, kendi soylarından oluşan köyler kurmuşlar ve doğal asimilasyona uzun süre direnmişlerdir. Ancak Müslüman olmaları ve kentleşmenin hızlanması sonucu büyük ölçüde dillerini unutmuşlar ve Türk toplumuyla bütünleşmişlerdir. Yapılan araştırmaların hemen
hemen tamamı göstermektedir ki Çerkez kökenli unsurlar için Türk kimliği
köken kimliklerinden önde gelmektedir. 1993 yılında İstanbul’da yapılan
araştırmada ana ve baba tarafından Kafkas kökenliyim diyenlerin oranı %2.19’dur.
Ancak bunların sadece %0.46 si kimlik olarak Çerkezliğe bağlı olduklarını
belirtmişlerdir.
Lazlar Türkiye’nin her tarafına yayılmış bir guruptur. Ancak “yerli”lik itibariyle Lazlığın merkezi Pazar(Rize), Arhavi, Hopa üçgeni gibi küçük bir yöredir. Batılı araştırmacılar Lazları köken itibariyle, Megreller vasıtasıyla Gürcülere bağlama çabası içinde olmuşlardır. Oysa Türkiye “Laz”ları çok eskiden beri Türk boylarının da yerleşim alanı olan bir bölgenin insanları olarak ayrı incelenmek durumundadırlar. (Bkz.sf 124 ) 1964 sayımına göre “Lazca” bilenlerin toplam sayısı oran olarak %0.26’dır. Andrews’un aktardığı verilere göre Lazca konuşanların sayısı 90.000-250.000 olarak değişmektedir. Tarihi verilere bakıldığında 1873 Osmanlı kayıtlarına göre Trabzon’a bağlı Hona, Gona, Arhavi, Atina (Pazar) Hemşin’den oluşan “Laz bölgesinin” nüfusu aile olarak 9205, sayı olarak 55.350 olarak görülmektedir. Lazlar da aynen Çerkezler
gibi Türk kimliğinin ayrılmaz bir parçası durumundadırlar. Konda A.Ş’nin
1993 İstanbul araştırmasında %4.28 lik gurubun tamamına yakını kendilerini
Türk gördüklerim ifade etmişlerdir.
Balkanlardan 1923- 1958 arası Türkiye’ye göç edenlerin sayısı 1.163.639 dır. Bu sayıya Türkler de dahildir. Türklerin dışında gelenlerin ana dillerine bağlı olarak belirlenen kökenleri Bulgar, Sırp, Pomak, Hırvat, Boşnak, Romen ve Yunanlılardır. Bu gurupların önemli üç özelliği, gönüllü gelmeleri, Müslüman olmaları ve Osmanlı kimliğini benimsemiş olmalarıdır. 1965 sayımına göre anadilleri Türkçe’den başka olanların sayısı 53.903’dur, genel nüfus içindeki oranlan %0.17 dir. Bu guruplar kimlik tanımlarının
sağladığı kolaylıkla, çok kısa bir süre içinde Türkleşmişlerdir.
Azınlıklar: Lozan antlaşmasıyla üç guruba
“azınlık statüsü” tanımıştır. Bunlardan Rumların nüfusu bugün 10.000’in,
Yahudilerin nüfusu 25.000’in altındadır. Ermenilerin
nüfusu ise 40-60.000 arasındadır.
|
............................................................................................ |